“Ahmet Çapar ile Meslek Lisesinde Sanatın İzleri ve bir “Edebiyat Yolculuğu” üzerine sohbet yazısında buluştuk.
Hep yazılıyor, konuşuluyor, bir de buradan ben tekrar paylaşmak istiyorum; “Sanat”, sadece estetik bir ifade değil; aynı zamanda bir dönüşüm aracıdır. Bir ülkede sanat, ama tüm disiplinleri ile sanat; günlük hayatın bir parçası haline gelebilirse ancak, nezaketten, incelikten, estetik kaygılardan (makyaj ya da estetik cerrahi değil tabii ki :) konuşabiliriz. Bu dönüşümün en güçlü örneklerinden biri, Kepez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde gönüllü olarak başlatılan sanat hareketi…
“Ölü Ozanlar Derneği” adlı filmi hatırlar mısınız? İzleyenlerin sevgi ile gülümsediğini hissedebiliyorum. İzlemeyenlere de, amatör de olsa bir film izleyicisi olarak, hararetle izlemelerini öneririm . Mesajı büyük! Pozitif değişim için gönüllü olmak ve yılmamak gerek…
İşte; bu sohbetimize konuk olan edebiyat öğretmeninin öncülüğünde ve kendisi gibi değişime, dönüşüme kendini adamış diğer meslektaşları sayesinde meslek lisesi öğrencileri artık sadece teknik bilgiyle değil, sanatın incelikleriyle de buluşuyor. Üstelik bu hareket, bir edebiyat dergisiyle taçlanmış durumda. Peki, meslek lisesinde sanatın rolü nedir? Gençler için ne ifade eder? Gelin, bu soruların yanıtlarını sohbet konuğumuzla birlikte arayalım…
Ahmet Bey, okul ziyaretimizde sizin de bahsettiğiniz yukarıda bahsi geçen filmden etkilenmiş olmanız tesadüf değil… Değişimin mümkün olması için kendinize inanmanız ve gönüllü olmanız net bir başlangıç.
Okulunuzda, bir sanat hareketini başlatma fikri nasıl doğdu? Meslek lisesinde böyle bir girişim için sizi motive eden şey neydi? Bu hareketi başlatırken karşılaştığınız engel ya da zorluklardan da bahsedebilir misiniz?
Kepez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nde göreve başladığımda karşılaştığım manzara benim için yabancı değildi. Çünkü yıllarca ortaokullarda Türkçe öğretmenliği yapmış, akademik başarısı düşük, okuma yazma becerileri gelişmemiş öğrencilerle çalışmıştım. Bu öğrencilerin büyük bir kısmı sınav sisteminin doğal bir sonucu olarak meslek liselerine yöneliyordu. Bilinçli tercihle gelenler elbette vardı; bir meslek edinmek isteyen, hayatını erken yaşta kurma derdinde olan gençler…
Ancak çoğunluk, Anadolu ya da fen liselerini kazanma ihtimali olmadığı için buradaydı.
İsimlerini yazarken zorlanan, bir metni anlamakta güçlük çeken bu çocuklarla karşı karşıya kaldığımda, bir edebiyat öğretmeni olarak klasik yöntemlerin yetersiz kalacağını çok net hissettim. Çünkü sorun yalnızca akademik değildi; bu çocuklar görünmüyor, duyulmuyor, kendilerine ait bir değer alanı bulamıyorlardı.
Tam da bu noktada sanat benim için bir çıkış yolu oldu.
Meslek liseleri genellikle teknik eğitimle anılır. Meslek liselerinde sanatın daha güçlü bir şekilde yer alması için neler yapılmalı?
Meslek liselerinde mutlaka sanatla ilgili alanların olması gerektiğine inanıyorum. Akademik başarısı düşük bireyler, çoğu zaman içlerinde yoğun bir yaratma arzusu taşırlar. Var olma sancısıyla yaşarlar. Üstelik bu çocukların büyük bölümü parçalanmış ailelerden geliyor; ekonomik ve sosyal açıdan ağır yükler taşıyorlar. Sanat, onlar için bir lüks değil; bir ihtiyaç, hatta bir kurtuluş yoludur.
Keşke bir resim atölyemiz olsaydı… Haftada bir gün çamur yoğurabilseydik, heykel yapabilseydik. Var olabilmenin dayanılmaz hafifliğini yaşayabilselerdi.
Belki bugün ne yaptığımızın tam farkında değiller. Ama yıllar sonra, bir dizenin, bir çizginin, bir sözcüğün kendilerine ait olduğunu hatırladıklarında hayata başka bir gözle bakacaklar. Daha önce çalıştığım okullarda çıkardığımız dergilerden biliyorum: Yıllar sonra edebiyat öğretmeni olan öğrencilerim beni arayıp teşekkür ediyor. Hâlâ 25 yıl önce okuttuğum öğrencilerimle bağım var. Onlar benim eski öğrencilerim değil, dostlarım.
- Edebiyat öğretmeni ama aynı zamanda bir resim sanatçısı olarak, öğrencilerinizin sanata olan ilgisini nasıl keşfettiniz?
Yaklaşık on beş yıldır resim ve heykelle uğraşıyorum. Hiçbir akademik eğitim almadan, kendi atölyemde, tamamen içgüdüsel bir biçimde üretmeye başladım. Yıllar içinde kişisel sergiler açtım, karma sergilere katıldım; yaptığım işler insanların evlerinde, duvarlarında yer buldu.
Sanat, dokunduğu hayatı dönüştürür.
Bu düşünce sınıfta da peşimi bırakmadı. Ders anlatırken öğrencilerin kitapları karaladığını, defter kenarlarına çizgiler çektiğini, kâğıtlarla bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark ettim. O an zihnimde bir ışık yandı. Bu karalamalar bir disiplinsizlik değil, bir çığlık, bir var olma çabasıydı. Bu çocukların sandığımızdan çok daha hassas yürekleri vardı ve hayata sanat aracılığıyla dokunmak istiyorlardı.
İşte bu farkındalıkla bir edebiyat dergisi çıkarmaya karar verdim. Daha önce çalıştığım okullarda da dergiler hazırlamıştım; ancak bu kez edebiyatın yanına resmi ve müziği de koymak istedim. Çünkü bu okulun koridorlarında gitar taşıyan, kendi kendine melodiler mırıldanan öğrenciler vardı. Sanki müzikle hayatta kalıyor, müzikle kendilerini onarıyorlardı.
Okulda yayınlamaya başladığınız edebiyat dergisi gerçekten çok önemli bir adım. Bu derginin hikâyesini bizimle paylaşır mısınız?
Derginin adı “Göğe Bakma Durağı” oldu.
Bu isim tesadüf değildi. Yeni neslin, hatta yetişkinlerin bile yürürken, konuşurken, yan yana otururken sürekli telefon ekranına baktığını fark ediyordum. Gökyüzüyle bağımız kopmuştu. Doğayla konuşmayı unutmuştuk. Oysa ben her pazar dağlara çıkan, kilometrelerce ormanda yürüyen biriyim. Gökyüzüyle, ağaçlarla, sessizlikle dostluğum var. Öğrencilerimin de bunu hatırlamasını istedim.
“Göğe bakmak” benim için bir metafordu:
Durmak, fark etmek, başını kaldırmak, var olduğunu hissetmek…
Hayalim, atıl durumdaki bir belediye otobüs durağını okul bahçesine koymak, üzerine “Göğe Bakma Durağı” yazmak ve öğrencilerin orada şiir okuması, gökyüzüne selam vermesi, sessizce düşünmesi, hatta dua etmesiydi. Çünkü bazen insanın hayata tutunması için tek gereken şey, başını kaldırıp gökyüzüne bakabilmesidir.
Öğrenciler dergiye nasıl katkı sağlıyor? Onların yazıları, çizimleri size ne hissettiriyor?
Okuma yazma güçlüğü yaşayan bu çocukların yazdığı her cümle, her sözcük beni derinden etkiledi. Küçük dokunuşlarla metinlerini düzenledim, ama asla ruhuna dokunmadım. Bir süre sonra şiirler, öyküler, denemeler gelmeye başladı. Bir çizgi çeken, bir nokta koyan öğrencinin bile çalışmasını dergide yayımladım. Sanat eğitimi almış biri için “hatalı” sayılabilecek çizimler benim için çok kıymetliydi; çünkü o çizgi onlara aitti.
Dergiyi ellerine aldıklarında yüzlerinde gördüğüm ifade, bütün yorgunluğumu aldı. Onurlandılar. Aileler ilk kez çocuklarının “kayda değer” bir şey yaptığını gördü. Çocuklar kendi hayatlarını anlatmaya başladılar: çizgilerle, notalarla, sözcüklerle… Ve ben fark ettim ki özgüvenleri artmıştı. Koridorlarda daha dik yürüyor, bahçede gökyüzüne bakarak mırıldanıyorlardı.
Leyla İrten notu: Sohbetimizin tam da bu noktasında Ahmet Çapar'ın öncülüğü ile hayata geçen edebiyat dergisi ile ilgili, eski bir öğrencisinin mesajını, Ahmet Beyin izni ile paylaşmak isterim...Etkisi, ifadesi ile sanatın kurduğu köprüyü o kadar net yansıtıyor ki...
"Ahmet Hocam, gönderdiğiniz edebiyat dergisini büyük bir dikkatle ve hayranlıkla inceledim. Sayfalar arasında ilerledikçe şunu bir kez daha fark ettim hocam. Sizin dokunduğunuz her şey, ister bir kelime olsun ister bir çocuk yüreği, mutlaka güzelleşiyor ve anlamını derinleştiriyor. Bende bunun bir örneğiyim aslında. Dergide yazan çocukları kıskanmadım değil. Sizinle ortak bir işin içinde olmanın sizin öğrenciniz olmanın kıymetini umarım bilirler:)
Dergideki okuduğum birkaç şiirde, her cümlede, her çizgide aynı iz vardı; sevgiyle yönlendirilmiş bir kalemin, incelikle açılmış bir bakışın izini gördüm. Çocukların yazdıkları da çizdikleri de yalnızca yetenek değil, emekle ve şefkatle beslenmiş bir ruh hâlini taşıyordu. Hocam dergi bana yıllar öncesini, ortaokul sıralarını ve ilk şiirimi hatırlattı. O gün, sizin çıkardığınız dergide yayımlanan o küçük şiir, şimdi mesleğimin ilk adımıydı aslında. Yazmayı ciddiye almamı, kelimelerle düşünmeyi, şiirin insana hem sığınak hem yol olabileceğini bana siz öğrettiniz. Bugün bir edebiyat öğretmeni olarak öğrencilerime bir kapı aralayabiliyorsam, bunun ardında sizin açtığınız ilk pencerenin ışığı var. Bide çok konuştum ama son olarak derginin son sayfasına geldiğimde, resminizi gördüğüm an durup uzun uzun baktım. Sanki bütün dergi orada toplanmıştı. Sayfalar boyunca duyduğum hayranlık, o son sayfada derin bir düşünceye dönüştü. Sizinle aynı yolda yürüdüğüm için çok şanslıyım..."
Önümüzdeki dönemde bu sanat hareketini büyütüp yaygınlaştırabileceğinizi düşünüyor musunuz?
Göğe Bakma Durağı Edebiyat Dergisi'nin daha geniş kitlelere ulaşmasını çok isterim. Kepez Belediyesi iki sayıdır basım desteği veriyor; bu çok kıymetli ama yeterli değil. Hayalim, birçok okulun birleştiği, öğrencilerin yazı ve çizimlerinin yayımlandığı ortak bir edebiyat alanı oluşturmak. Gençlerin bir kafede oturup yeni sayıyı tartıştığı, birlikte ürettiği bir kültür…
Belki bu bir akım olur, belki olmaz. Ama ben şunu biliyorum:
Bir öğrencinin yüreğine dokunmak, dünyayı değiştirmeye yetebilir.
Ben bu yolda usanmadan, sıkılmadan yürümeye devam edeceğim. Çünkü onların yüreğine dokunmak bana iyi geliyor. Bu dergi, hem benim hem de öğrencilerimin hayata tutunduğu bir dal gibi… Ve ben o dalı bırakmaya niyetli değilim.
Kepez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nde başlayan bu sanat yolculuğu, bize bir gerçeği hatırlatıyor: Sanat, her yerde var olabilir ve her çocuğu/her genci dönüştürebilir. Bir edebiyat öğretmeninin gönüllü çabasıyla başlayan bu hareket, belki de geleceğin sanatçılarını yetiştiriyor. Çünkü sanat, sadece bir ders değil; bir yaşam biçimi…
Ahmet Bey, bu değerli sohbet için tekrar teşekkürler, size ve bir başka sohbette buluşacağımız bir diğer sanat öğreticisi öğretmen ve sizlerin şahsında okul yönetimi ve tüm diğer öğretmenlere başarılar diliyoruz… Bu örneklerin çoğalması dileklerimizle.
Ahmet Çapar Kimdir?
Hatay’ın dört tarafı dağlarla çevrili bir köyünde büyüdü. Büyüdüğü evin yanında coşkuyla akan bir dere, çevresinde ceviz, nar, zeytin ve badem ağaçları vardı. Çocukluğu kuşlar, böcekler, hayvanlar ve toprakla oynayarak geçti. Oyuncaklarını ağaç kabuklarından ve çamurdan yaptı. Doğa onun ilk öğretmeni oldu.
İlkokuldan sonra yedi yıl süren yatılı okul hayatı başladı. Okulun çevresinde akan dere ve geceleri yükselen kurbağa sesleri, onun için hiç susmayan bir orkestra gibiydi. O sesler, farkında olmadan bilinçaltını doldurdu; ritmi, tekrarları ve sessizliği öğretti.
Büyüdü, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni oldu. Göreve başladığı günden bu yana çalıştığı her okulda edebiyat dergileri çıkararak öğrencilerinin sesini görünür kılmaya çalıştı. Bir cümlenin, bir çizginin, bir kelimenin bir hayatı dönüştürebileceğine inandı.
Yaklaşık on beş yıl önce resimle, ardından heykelle buluştu. Akademik bir sanat eğitimi almadan, kendi atölyesinde üretmeye başladı. Kişisel sergiler açtı, çok sayıda karma sergide yer aldı.
Hâlen Antalya Kepez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak çalışmakta; aynı zamanda atölyesinde sanatla, öğrencileriyle ve hayatla ilişkisini derinleştirmeyi sürdürmektedir.
Onun için edebiyat ve sanat, insanın hayatta kalma ve var olma biçimleridir. Göğe bakmayı unutmamak için yazar, öğretir ve üretir.
Ahmet Çapar Çalışmalarından

35x50 cm kağıt üzerine karışık teknik


Her ikisi de 60x80 cm Tuval Üzerine Karışık Teknik

60x80 cm Tuval Üzerine Karışık Teknik

60x80 cm Tuval Üzerine Karışık Teknik